"Lafı da bağlayamıyorum bi türlü.." dedi.
Anlayabiliyordum onu...
Laf ne bağlanabiliyor ne de tamamlanabiliyor... O kadar çok söyleyecek şeyin oluyor ki bazen konudan konuya geçmek istiyorsun hepsini aynı anda söylemek istiyorsun çünkü başka bir fırsatın olmayacağını biliyorsun... Hepsini yetiştirmen gerek acele ediyorsun... Ne hepsini tam anlatabiliyorsun ne de hepsini anlatabiliyorsun...
Tamamlayamıyorsun konuları /cümleleri acelen var... Zaman yok... Yeterli sözcük yok
Suya sabuna dokunmadan suyu ve sabunu anlatmaya çalışıyorsun aslında...
O yüzden konuları tamamlayamıyorsun...
Yarım kalan şeyler toparlanıp bir bütünü oluşturamadığı gibi eksik kalan parçalar aradaki mesafeyi sürekli açıyor...
Yarımlardan bütün yapmaya çalıştığın için uzaklaşan mesafeyi göremiyorsun ve kafanı kaldırıp bir şey söylemek istediğinde
"Bunun yarısı nerede?" demek istediğinde bir bakıyorsun sesini duyuramayacak, gözgöze gelemeyecek mesafedesin...
Aradaki uçuruma inanamıyorsun...
Seslenmeye çalışıyorsun olmuyor ya senin sesin çıkmıyor ya da o duymuyor...Adım attığın her seferinde boşluğa düşüyorsun... Bir süre yaralarının geçmesini bekliyorsun... Geçmiyor sadece üzeri örtülüyor... Yeniden kalkıyorsun yerinden, cesaretliyim bu sefer olucak dediğin an yine boşluğa, karanlığa dönüyorsun...
İyileşti zannettiğin yaraların tekrar açılıyor bu sefer, daha derin oluyorlar...
Unutmaya çalışıyorsun... Ama aklında bir sürü soru belirliyor... O'nu senin gözünde kocaman bir soru işareti yapan görüntünün aslında hemen arkasında aslında milyonlarca soru işareti daha.... Onu bu kadar büyük soru işareti yapan belki de arkasındaki milyonlarca küçük soru işareti diyorsun......
En çok özlediğim mi en çok unutmaya çalıştığım?
En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen?
Aklımın haritasından silinir diye beklediğim O'mu?
Hatırlamak için harcadığım çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyorum.
Unutabiliyor muyum peki?
Her "unutuş" bir "eksiliş" gibi gelmiyor mu size de ?
Unuturken eksilmiyor muyum?
................
..........
......
29 Ocak 2012
28 Ocak 2012
Geri Dönüş Yok
Bazen düşünmek gerekir... Bir insan hakkında kesin yargıya varmadan önce iyi düşünmek gerekir hem de... Hepimiz duygularımızdan, çevremizden, gördüklerimizden etkileniriz... Gördüğümüz manzaranın arkasında ne gibi dinamikler olduğunu hiç düşünmeyiz... Belki verdiğimiz hükümlerin çoğunda yanılmamızın sebebi budur...
Dışardan gördüğümüz ile karar veririz...
Ya içini anlamak istemeyiz, ya anlatan yoktur ya da gördüğümüzle değerlendirmek kolay gelir...
Hepimiz yapıyoruz bunu... Bilerek veya bilmeyerek hiç farketmez çünkü başkasının yerine kendini koyabilmek söylendiği kadar kolay bir şey değil...
“Kendimi senin yerine koyuyorum” demek çok kolaydır...
Ona söylediğimiz bir sürü söz gibi bir an çıkar ağzımızdan ama gerçekten koyuyor muyuz? Onu şartlarının tamamını bilmiyorsak bunu yaptığımızdan söz edebilir miyiz?
Gerçekten onu yerine kendimizi koyabilmemiz mümkün müdür?
Bence değildir... O yüzden ben anlık konuşmalardan hep kaçarım... Çünkü söylediğin sözü ve geçen zamanı geri alamazsın... Karşındaki duyduysa bir kere istediğin kadar değiştirmeye çalış yapamazsın...
Sadece sinirlendiğimiz, kızdığımız için onu açık yerlerinden vurmaya çalışmak hoş değildir...
O’na ve onun davranışlarına kırıldığın için söylediğin sözler, karşındakinin ne ile uğraştığını bilmediğin için senin düşündüğünden daha fazla yara açabilir... Karşımızdakini kırmadan önce onun daha önce neye kırıldığını iyi bilmek gerekir.
Ve en kötüsü de onun bizim için ne düşündüğümüzü bilmeden O’nun ağzından konuşmak sanırım...
“Sen beni öyle sandın”, “Sen beni böyle sandın” demek O’na konuşma fırsatı tanımadan karar vermek, sadece içimizdeki kızgınlığı azaltır... O da belki...
Ama hep unuttuğumuz bir şey vardır içimizdeki kızgınlığı azaltırken etrafımızı kırıp döktüğümüzdür... Hepimiz yaparız bunu...
Çünkü savunma mekanizmamız saldırı üzerine kurulmuştur...
Kızdıysak ilk hakareti biz etmek isteriz... Kızdıysak son lafı biz söylemek isteriz...
Ve daha kötüsü bir konuda kızdıysak o konuyu aşıp geçmişte kızdığımız kırıldığımız bütün her şeyi ortaya dökmektir... İçimizde tuttuğumuz tüm düşünceleri “bu son konuşma olabilir” korkusuyla ardarda sıralarız...
İçimizdeki bütün zehri akıtırız ya da akıttığımızı düşünürüz...
“Sen şöylesin, Sen böylesin” derken atladığımız en büyük gerçek aslında karşımızdaki kişinin bu söylediklerimizden hiç biri olmadığıdır...
Bir gün önce O’nu farklı görürken ertesi gün tüm hükümleri vermişizdir... Kendimizi kandırırız
Kafamızdaki imaj bir gecede değişmez... Sinirlendiğimiz için sadece kötü kelimeleri hatırlarız...
Ben kırıldıysam karşımdakini de kırmalıyım mantığıyla hareket etmek yerine kırılmış olabilirim ama ben biraz karşımdaki insanı tanıdıysam ve O’nun farklı biri olduğunu düşündüysem bir zamanlar, bir süre bekleyip bizi onaracağına inanmak olmalı...
Hiç birimiz bunu yapmıyoruz... Sonrasında pişman oluruz ya da olmayız bilemem ama olursak eğer....
Pişmanlık, geri dönüp baktığında aslında hayatının bir bölümü olabilecek birini sadece dıştan hüküm vererek kaybetmenin ne demek olduğunu anlamaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

